ARŞİV ARALIK 2009
Değerli üyeler, değerli ADD dostları ve sevgili
Atatürkçüler,
Son günlerde gündemden düşmeyen Dersim Ayaklanması ve bu konu ile ilgili gerçek bilgileri bu ay sizinle paylaşmak istiyoruz. Bu konu hakkında değerli bir çok gazeteci ve düşünür araştırmalar yapmış ve tarihi gerçekleri belgeleri ile ispatlamışlardır. Aşağıda sizlere faydası olacağını düşündüğümüz bu tür bir çalışmayı sizlere sunmak istiyoruz.
İşte Dersİm Gerçeğİ (Ahmet Taner
KIŞLALI)
Gezilerimde zaman zaman karşıma çıkan bir soru var:
"Dersim isynanının arkasındaki gerçek nedir?"
Özellikle gençlerden gelen bir soru bu.
Gençler, inançlarını savunuyorlar. Bilgileri dışındaki sorularla karşılaştıklarında
da, yanıtlarını gazete köşelerinde verilmesini istiyorlar...Hem kendileri, hem
de kendileri gibi bilmeyenler öğrensin diye.
Doğu ve Güneydoğu'daki başkaldırmalar içinde iki tane iki tanesi önemli: Şeyh
Sait ayaklanması ile Dersim ayaklanması.
Şey Sait ayaklanmasının arkasında İngiltere vardı.
İngiltere'nin amacı, bu ayaklanma sayesinde, Musul üzerindeki isteklerini
Türkiye'ye kabul ettirmekti. Kuzey Irak petrollerini kendi denetimi altına
almaktı.
"Din elden gidiyor" görünümü altındaki ayaklanma bastırıldı. Ama
İngiliz emperyalizmi de amacına ulaşmış oldu.
Gerek Moskova, gerekse Türkiye komünistleri, Şeyh Sait ayaklanmasına ( 1925 )
destek vermediler. Komintern ( Komünist Enternasyonal ) belgelerinde; bu
tutumun nedenleri şöyle açıklanıyor:
"Mustafa Kemal, genel olarak ulusal kurtuluş hareketini temsil etmekte ve
Türkiye'nin demokratlaşması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının
etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır. Kemal'e karşı, ilk olarak
emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamları ve
dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağlı ticaret burjuvazisi
mücadele etmektedir."
Dersim, bugünkü Tunceli'nin eski adı. Ve Dersim tarihi, ayaklanmalarla dolu.
Padişahlara karşı ayaklanmışlar. Meşrutiyette ayaklanmışlar. Jön Türk
hareketinde ayaklanmışlar. Sonuncu olarak da cumhuriyet yönetimine karşı
ayaklanmışlar.
Kimler bunlar?
Osmanlının bile Tımar sistemine dahil edemediği şeyhler, ağalar, aşiret
resileri... Yani yargı da kendileri olan, vergiyi de kendileri toplayan
gençleri askere yollamayıp kendi muhafızları yapan, haydut çeteleri oluşturan
feodal güçler.. Derebeyleri.
Niçin ayaklanıyorlar?
Bu geri düzen değiştirilmek istendiği için.
Komintern belgelerinde ( 1937 ), son Dersim ayaklanmasına neden olan ortam
şöyle anlatılıyor.[1]
"Feodal unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara
rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır...
Dersim, Türkiye'nin ulusal ekonomisinin dışında kalmaktaydı. Öyleki başka bir
vilyetten hiçbir tüccar, Dersim'de iş yapmayı göze alamazdı. Devletin Dersim'de
askerlik yükümlülüğünü gerçekleştirmesi ve yasal vergileri toplaması, bugüne
kadar mümkün olmamıştır."
Ve ekleniyor:
"İsyanın arefesinde tapu kadastro idaresi, feodal aşiret reislerinin
elinde bulunan halka ait malların incelenmesi ve saptanmasına ilişkin hükümet
önlemlerini uygulamaya başlamıştı. Bu durumda feodalizm, kendi yasadışı
egemenliğinin iktisadi temellerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu
hissetti. İşte, özellikle bu önlem, isyana yol açan neden olmuştur."
Son Dersim ayaklanmasının çok kanlı bir biçimde bastırıldığı doğrudur. Hareketi
yöneten komutanın, bu nedenle görevden alındığı da bilinmektedir. Ama Dersim
ayaklanması nedeni ile Atatürk'ü ve Kemalizmi suçlamaya çalışanların öncelikle
şu soruyu yanıtlamaları gerekir:
"Suçlamalar doğru ise Tunceli - yani Dersim - niçin yıllar boyu Atatürk'ün
partisine oy vermiştir? Türkiye'de Kemalist partiye - ya da başka bir partiye -
verilen oyların yüzde 70'leri aştığı başka bir il var mıdır?"
İşte Dersim gerçeği!.. Gerisi "laf-ı güzal."
Kaynak : A.Taner KIŞLALI - Bir Türkün
Ölümü, s.22-24., Ümit Yayıncılık, 1997.
(Cumhuriyet, Mart 1996)
[1] "Komintern Belgelerinde Türkiye -
Kürt Sorunu", Kaynak Yay., İstanbul, 1994
TARİHİNİ BİLMEYEN, BAŞKALARININ YALAN VE
PROPAGANDALARINA GERÇEKMİŞ GİBİ İNANIR (Ali
TARTANOĞLU)
«Hain’in dili, dini, cinsi, milliyeti olmaz; Kürt’ün de haini vardır,
Türk’ün de…»(Uğur Mumcu)
Tarih 10 Kasım 2009. Meclis'te «Kürt'e Türk Satışı» müzakere ediliyor. Tam 10 Kasım'da... «Oh olmuş... İyi ki ölmüş!..»
dercesine...
Bunu örtbas etmek için de iktidar mebuslarında bir Atatürk
yalakalığı bir Atatürk
yalakalığı... Kendimizden kuşkulanacağız neredeyse.
Diyorlar ki: «Atatürkçülük işte tam da budur.»
CHP Bursa milletvekili Onur Öymen kürsüye çıkınca
patlıyor:
«Ne Atatürkçülüğü!.. Atatürkçülük, şehit kanı akmasın, analar ağlamasın
diye teröristle, asiyle müzakere etmek midir? Çanakkale'de,
Kurtuluş Savaşında, Şeyh Sait İsyanında, Dersim İsyanında analar ağlamadı mı?
Analar ağladı, ağlayacak diye Atatürk asilerle, düşmanla müzakereye,
uzlaşmaya mı girişti!..»
Kıyamet
koptu. 1938'de Munzur Çayı kandan kıpkızıl olmuş... Bugün de mi öyle
Saddam'lık(!)yapılsaymış... Öymen bugüne de aynı şeyi önererek ırkçılık,
faşistlik yapıyormuş...Küreselleşmenin postmodernlik çağındayız ya; gerçeklik
sen nasıl algılıyorsan öyle imiş, sen beyazı siyah algılıyorsan, gerçek de
oymuş ya... Atarsın, belki yiyen bulunur!..
Bakalım, atılanlar yenir mi!?..
Birincisi: Ordu Munzur dağlarındaki eşkıya inlerini durup dururken mi
bombalamış? Hırsızın hiç mi günahı yokmuş!..
Kimsenin suç işleyene, isyan edene verilen cezayı suçlamaması şartıyla, suç
işleyeni, isyan edeni, kendi payımıza, suçlamayız. Bedelini öder, istediğini
yapar!..
Dersim'i daha sonra anlatmak üzere, önce biraz ormanın bütününe bakalım.
Anzavur İsyanı (Bolu-Düzce), Yozgat, Çapanoğlu İsyanları, Hilafet Ordusu, Birinci ve İkinci Konya
(Bozkır ve Delibaş) İsyanları, Ali Galip Olayı...
«Hain'in dili, dini, cinsi, milliyeti olmaz;
Kürt'ün de haini vardır, Türk'ün de»
derdi Uğur Mumcu. Bu isyanların büyük kısmı doğrudan «Türklerin» çıkardığı isyanlar. Sertlik dozu, isyanın
çapına göre değişmiş ve bu isyanların da hepsi bastırılmış. Kimse «bunlar
Türk'tür, varsın isyan etsinler» dememiş.
Ortaokulu ve liseyi okuduğumuz Konya'da
Delibaş İsyanının öykülerini dinlerdim sık sık. İsyan sırasındaki baskın ve
çatışmalarda ölenlerin sayısı bir yerlerde mutlaka kayıtlıdır. Ama Konyalıların dilinde «her
gün 11 kişi asılırdı» sözü vardı.
Ali Galip kim? Kayserili bir Türk. Atatürk'le aynı sıralardan
yetişip Harbiyeyi bitirmiş, Osmanlı ordusunda yarbaylığa kadar yükselmiş.
1911'de ordudan ayrılıp 1919'a, Mondros Mütarekesi dönemine kadar, kendi
ifadesiyle, ziraat ve ticaretle uğraşmış. Tam Erzurum
Kongresi sonrası, Sivas Kongresi arifesinde
İngiliz işgalcilerin telkiniyle Damat Ferit Hükümeti tarafından Elazığ valiliğine atanmış. Niye? Azılı bir
İttihat-Terakki ve Mustafa Kemal düşmanı olduğu için. İngilizler ve işbirlikçi
Damat Ferit, Milli Mücadeleyi önlemek için ülke yönetiminde etkin noktalarda
bulunan millicileri tasfiye etmek, yerlerine de adeta kuyudan adam
çıkartırcasına memuriyetten ayrılalı sekiz sene olmuş Ali Galip gibileri
getiriyor. Çünkü önce Amasya Tamimi,
arkasından Erzurum Kongresi, şimdi de Sivas Kongresi derken, İngilizleri ve işbirlikçisi
Osmanlı yönetimini bir telaşın aldığı açık.
Plan İstanbul'da Damat Ferit ve onun Bakanları
ile İngiliz yüksek komiseri de Robeck tarafından İstanbul'daki
Kürtçülerle birlikte hazırlanmış. Sivas
Kongresinin toplanmasına kesinlikle mani olunacak; Kongre basılacak Atatürk ve
Rauf Bey ile diğer ileri gelenler «ölü veya diri» ele geçirilecek... İngiliz Casusu Yüzbaşı
Noel o zaman zaten bölgede. Bölgeden ayrıca Kürt Bedirhanlı aşiretinden Celadet
ve Kamuran Ali ile Diyarbakırlı Cemil Paşazade
Ekrem silahlı Kürtlerle onun emrine girecek. Malatya
Mutasarrıfı Halil Rami de Kürt ve onlarla birlikte. Bunların başında da Vali
Ali Galip.
İstanbul'un derdi Milli Mücadeleyi önlemek.
İngilizler de elbette bunu istiyor ama, bu arada hazır Osmanlı çökerken
Kürtlere de kendi güdümlerinde bir sözde bağımsız toprak sağlamak.. Ali Galip
ahmağı ise bunlardan habersiz, sadece iki rütbe alıp general olmak ve
İttihatçılara olan kinini kusmak istiyor. Çünkü Meşrutiyetin ilanından sonra
İttihatçı hükümetler döneminde hiç terfi edememiş ve bu yüzden kızıp, küsüp
emekliye ayrılmış.
Osmanlı hükümeti Türk, Sadrazam Ferit Türk, Ali
Galip Türk...
Dedik ya, hainin Kürdü Türkü olmaz!
****
Dersim'e gelmeden önce bir de şu Kürt
isyanlarına daha geniş bakalım.
Efendim baskılar varmış da, ezilmişler de dillerini konuşamamışlar da... Onun
için bilmem şu kadar isyan çıkmış.
Osmanlı ne yaptıydı da taaa 1850'lerde
Bedirhanlılar, 1870'lerde Şeyh Ubeydullah isyan ettiydi?..
Osmanlı dönemindeki bu isyanların, Tanzimat reformları çerçevesinde yapılmak
istenen kıyafet filan gibi basit yeniliklere tepkilerden, daha sonraları da
Osmanlı'nın bölgede Ermenilere bağımsızlık
vereceği, Kürtlerin de Ermeni hakimiyetinde
kalacağı söylentilerinden başka hangi gerekçeleri vardı?..
Başımıza, bugün de devam eden Ermeni sorununu
açan olayların başlangıcı Türk-Ermeni
çatışması mıydı, yoksa Kürt-Ermeni çatışması mıydı? Osmanlı bu
çatışmalarda Kürtleri kayırdığı gerekçesiyle İngiliz, Fransız ve Ruslar
tarafından az mı baskı gördü?..
Yunan Bursa'yı ele geçirip, Anadolu içine
doğru ilerlerken, ortada ne Cumhuriyet, ne Tunceli
Kanunu, ne İskan Kanunu ve hiçbir baskı yokken Kocgiri isyanı niye çıktıydı peki?
Hem isyan edeceksin, en kritik günlerde beni bir anlamda arkadan vuracaksın;
hem başaramayacaksın; hem de niye cezalandırıldım diye bağırıp duracaksın.
Seksen yıl sonra bile...
Yok öyle şey!.. Sen kazansaydın maaşa bağlayıp, konak verip oturtacak mıydın
Mustafa Kemal'i? Hatta, kazansalardı Anadolu'da Türk bırakacaklar mıydı? İngiltere Başbakanı Gladstone'un ağzından «Asya'dan gelmişlerdir, defolup gitsinler Asya'ya!!..» diye bağırıp durmuyorlar mıydı 1850'den
beri?
Gelelim Dersim İsyanı'na...
Dersim İsyanı, Tunceli Kanununun uygulanmaya
başlaması üzerine çıkmış. Kanun 1935 Aralığında kabul edilip 1936 Ocağında
yürürlüğe girmiş.
Dersim ilginç bir yer. Halkı Alevi-Bektaşi.
Ama nasıl olmuşsa olmuş, çok eski tarihlerde, belki yüzyıllar önce, hatta belki
Türklerin Anadolu'ya gelişini takiben, Bilal Şimşir'in tabiriyle «bir Sünni denizinin ortasında bir ada gibi»
kalmış. Yüzyıllarca, kendilerini kuşatan Sünnilerin aşağılamalarına, itip
kakmalarına, baskılara maruz kalmışlar. Dağlara
sığınmış ve tepki olarak kendilerini Kürt saymaya başlamışlar.
Yani, en başta, Dersim sorununun temelinde bir Sünni şeriatçılığı bulunduğunu çok rahat söylemek gerekir. Alevilerin
laik Cumhuriyeti çok kolay benimsemelerinin altındaki gerçek de bu.
Bölge, iklim ve coğrafya itibariyle tarıma elverişsiz. Geçim kaynakları son
derece sınırlı. Halk son derece yoksul. Hele o tarihlerde yol, iz de yok. Buna
karşılık bolca ağa, şeyh, seyit, mir var. Geçim bunlar açısından da zor. Çareyi
eşkıyalıkta, yakın çevredeki, ovalardaki köyleri, kasabaları basıp, hayvanına hasadına
el koymakta bulmuş; bunu yaparken kendilerinden de beter durumdaki köylüleri
kullanmışlar. Ele geçenlerin ölmeyecek kadarını da bunlara bırakmışlar.
Sık sık olaylar, isyanlar çıkmış; sık sık polisiye, askeri tedbirler
uygulanmış. Bu yüzden sükunet de ancak bir süre hakim olmuş; sonra yine eski
duruma dönülmüş. 1937'ye gelinceye kadar 1876'dan bu yana 11 kez askeri
tedbirlere başvurmayı gerektiren olaylar çıkmış bölgede. Osmanlı Dersim'i bu
asayiş boyutu dışında adeta yok saymış. O kadar ki, Tanzimat'tan sonra idare
yeniden düzenlenip iller, valilikler kurulurken Dersim yine yok sayılmış.
Bu durum, işte Tunceli Kanununun çıktığı
1935'e kadar aynen devam etmiş. Cumhuriyet hükumeti o sırada zaten idareye yeni
bir düzen vermekte, yeni iller ilçeler kurmakta. Dersim de özellikle bu asayiş
sorunu dikkate alınarak, ama bu defa öyle gelip geçici nitelikte değil, kalıcı
bir düzen sağlanması amacıyla daha ziyade bir ıslahat programı çerçevesinde ele
alınmış. Tunceli Kanunu, işte bu ıslahat programının adı.
Yani konunun üzerine sadece askeri yöntemlerle gidilmeyecek. Aynı zamanda Yöre,
baştan ayağa medenileştirilecek: okuluyla, yoluyla, suyuyla, hastanesiyle,
köprüsüyle.
Tunceli Kanunuyla birlikte kurulan Dördüncü Umumi Müfettişliğe getirilen Korgeneral Abdullah Alpdoğan, önce
aşiret reislerini bir araya getirip ıslahat programını anlatmış. Reis efendiler
orada seslerini çıkarmamış; hatta memnun görünmüşler. Ama dönerken yolları
üzerindeki bütün köprüleri havaya uçurmuşlar.
Aslında bu alt yapı yeniliklerinin ağaların, şeyhlerin, seyitlerin hoşuna
gitmeyeceği biliniyor. Çünkü bu yenilikler sosyal yapıyı da değiştireceği için
eski nüfuzlarını, çıkar olanaklarını kaybedecekler.
Yani, Tunceli Kanunu, ortada bir isyan bulunduğu için, bu isyanı bastırmak için
çıkarılmış değil. Yöreyi medenileştirelim, insanlara aş iş sağlayalım, böylece
asayişsizlik ve isyan potansiyelini en aza indirelim denmiş.
Ama tahmin edilenler de gerçekleşmiş. Köprüler, yollar, okullar yapılmaya
başlanır başlanmaz, homurdanmalar da başlamış. Homurtular giderek eyleme
dönüşmüş ve 21 Mart 1937 gecesinden
itibaren askeri karakollar basılmaya başlanmış. Askeri birlik karargahlarına
aynı anda baskınlar düzenlenmiş. Telefon telleri kesilmiş. Ama en ilginci
köprüler yakılıp yıkılmış.
Ayaklanmanın elebaşı Seyit Rıza.
Onun çağrısıyla Yusufanlı, Kureyşanlı,
Abbasuşağı, Bahtiyar, Haydaran aşiretleri katılmış ayaklanmaya. Asi
aşiret reisleri bir ltimatom göndermiş hükümete. İstekleri şunlar:
Jandarma dersimden çekilsin.
Yeni köprüler yapılmasın. Yeni idari yapı oluşturulmasın. Silahlarına el
konulmasın. Vergiler, hükümetle aralarında paylaşılsın.
Bunun üzerine hava kuvvetleri desteğindeki kara
birlikleri dört bir yandan asileri kuşatmış. Sarp kayalık dağlardaki
mağaralarına doğru sıkıştırmış. Asiler paniğe kapılmış. Ayaklanmanın
elebaşlarından Demenanlı Cebrail, Seyit
Rıza'ya «teslim olalım»
demiş, ama ikna edememiş.
Mayıs'ta başlayan ayaklanma Eylül'de
tamamen bastırılmış. Elebaşlarından Roznaklı
Kamer, Demenanlı Cebrail, Yusufhanlı Ağdatlı Kamer, Kureyşanlı Hasso Seydo,
Bahtiyar Aşiretinden Şahin sağ olarak yakalanıp mahkemeye sevk edilmiş.
Seyit Rıza'nın bir oğlu ağır yaralanmış, diğer oğlu teslim olmaya karar vererek
babasından ayrılmış. Seyit Rıza'nın sağ kolu Koçgirili Alişir, Bahtiyarlı
Şahin'in amcası Alişan öldürülmüş. Seyit Rıza önce dağlardaki mağaralara
saklanmış, 12 Eylül 1937 günü de
iki adamıyla birlikte teslim olmuş.
Yargılanan 58 isyancıdan 11'i idam'a, 33'ü ağır hapse mahkum edilmiş, 14'ü
beraat etmiş. İdam'a mahkum edilenlerden dördü çok yaşlı olduğu için cezaları
30'ar yıl hapse çevrilmiş; dolayısıyla sadece 7'si idam edilmiş.
Türkiye'deki ABD Büyükelçisi ayaklanmayı
kendi başkentine şöyle anlatmış:
«Dağlık olan coğrafi yapısından dolayı, bölgenin
erişilmesi güç bir durumda bulunması, bölge halkının geri kalmışlığı, sorunun
temelini oluşturmakta. Sert iklim şartları, toprağın işlenmesinde önemli
güçlükler yaratıyor. Hırsızlık ve eşkıyalık yörede oldukça yaygın ve yalnız
yöre insanları değil, komşu vilayetlerin insanlarını da etkileniyor. Toplumun
sosyal yapısı tipik feodal özellikler taşıyor; geniş halk yığınlarının
hükümetle olan tek irtibatını aşiret reisleri sağlıyor. Türk hükümeti ekonomik
açıdan sorunu çözmeye çalışıyorsa da, yöre insanları yollar, okullar, köprüler
vs., yapılmasına karşı koyuyor. Son ayaklanma, hükümetin,
bölgenin sosyal ve ekonomik şartlarını ıslah etmek üzere geliştirdiği reform
programını, daha önce elde ettikleri haklara tecavüz olarak gören aşiret
reisleri tarafından başlatıldı.»
Başbakan İsmet İnönü, 14 Haziran 1937 günü
Türkiye Büyük Millet Meclisinde konu hakkında bilgi verirken; böyle bir
direnişin beklendiğine işaret ettikten sonra,
«Şimdiye kadar olan Dersim tecrübeleri, orada
hükümetin bir emrine karşı muhalefet olunca, mühim bir kuvvet toplayarak o mıntıkada
ciddi tedibat yapmak ve bırakmak... Biz buna «sel
seferleri» dedik. Memleketin bir tarafında bir
hadise çıkınca onu kuvvetli bir surette ve sel halinde gelip geçmekten bir
fayda hasıl olmayacağı kanaatinde bulunduk. Biz muhalefet edenlerin mukavemetlerini
bertaraf ettikten sonra kendi programımızın hiçbir şey olmamış gibi takip
olunmasını esaslı vazifemizden saydık. ... Yol yapıyoruz, mektep yapıyoruz,
karakol yapıyoruz. ... Cumhuriyet Hükümeti oraya ıslahat programını süs olarak,
heves olarak götürmedi. Ne kadar müşkülata uğrarsa, ne kadar çok sene sürerse
(sürsün) yaz ve kış bu programı biz orada tatbik edeceğiz» demiş.
İngiltere Büyükelçiliğinin 1937 tarihli Türkiye raporunda da şu
bilgiler var:
«Dersim bölgesinde iki yıl önce başlatılan özel reform
programına tepki olarak ayaklanma çıktı ve bastırıldı. Bastırmak için asker ve
uçaklar kullanıldı. Hükümet kuvvetlerinin zayiatı: 1 subay (teğmen) ile 28
asker şehit; 3 subay ile 46 asker yaralı. Asilerin zayiatı: 265 ölü, 20 yaralı,
27 yakalanan, 849 teslim olan. ... Aralarında Seyit Rıza'nın da bulunduğu 7
kişi idam edildi. Hükümet asilere karşı nispeten yumuşak ve merhametli
davrandı. Geçmişte jandarmanın sert davranması ters tepmiş.» (Bilal N. Şimşir, Kürtçülük-II,
s. 374-416, Bilgi Yayınevi, 2009,
Demek ki hadisenin Kürtleri yok etmekle, hele hele
Alevilerle hiçbir alakası yok.
Asilerin kuvvetinin (İngiliz raporlarında) 1500-2000 bin kişi olduğu
belirtiliyor; bu sayıyı üç-beş bine kadar çıkaranlar da var. Arazi takibe son
derece elverişsiz. Asiler tıpkı bugünkü PKK
gibi dağların zirvelerindeki mağaralara saklanabiliyor. Hava kuvvetlerinin
kullanılması bu nedenle zorunlu olmuş.
İsyanın, hükümet baskısıyla, adaletsizlikle, dil konuşturmamakla ve saire ile
de hiçbir alakası yok. Devlet, güvenliğin hiç bulunmadığı bir yerde güvenliği
tesis edebilmek için alt yapı hizmeti götürüyor. Yörenin, çıkarları zedelenen
veya zedelenecek olan güç sahipleri düpedüz «yol
istemezük, köprü istemezük...» diye
ayaklanıyor. Askeri birlik karargahı, askeri karakol basıyor, subay şehit
ediyor, asker şehit ediyor. Köprü uçuruyor.
Evet. Tunceli kanunu, yeni kurulacak ile atanacak ve askeri yetkilerini de
taşımaya devam edecek olan general rütbesindeki valiye neredeyse bir bakanınki
kadar geniş yetkiler vermiş. Yargılamalarda sert düzenlemeler yapmış. Yasa bu
haliyle bir olağanüstü hal, hatta sıkıyönetim yasasına benzetilebilir.
Ama ayaklanma yasanın bu özelliklerine tepki olarak çıkmamış. Çünkü bu
hükümlerin uygulamalarına başlama fırsatı bile henüz doğmamışken isyan çıkmış.
Yani tıpkı Patrona Halil isyanı
gibi bir tür «medeniyet istemezük»
hadisesi.
İsyan
Sonra...
Yukarıda değindik. Türk'ün de haini var. Asi Türkler de var.
Niye bir Allah'ın kulu Delibaş isyanında
asılanlardan, çatışmalarda ölen asilerden «insan
hakları» adına söz etmez!..
Kürtlere sevdanın yolları, Türkler niyazi mi?!..
Amerika taa 10 bin kilometre öteden
kalkıp gelip Irak'ta asi Saddam
cezalandırıyor, onu alkışlıyorsunuz!..
Mustafa Kemal de Osmanlı
için asi değil miydi? Başaramasaydı asılmayacak mıydı? Hakkında zaten idam
cezası verilmemiş miydi?
Veee... Kim vermişti idam cezasını?
KÜRT (namı diğer: Nemrut) Mustafa Paşa!!!!..
Mustafa Kemal kazandı; haklı oldu.
Öyle Sam Amca'nın
şapkasına saklanmak, Mitterrand Yenge'nin eteğinin altına, İmam Recep'in oy
sandığına gizlenip el şeyiyle gerdeğe girmek yooook!!..
İsyan eden, isyan etmek derken, silah
çekip asker, subay öldüren Türk kayrılmış mı?!..
Bir Türk olan «Damat Ferit»
adı, günümüz siyasi literatüründe hala «hain» e karşılık gelmiyor mu?
Osmanlı Atatürk ve
arkadaşları hakkında idam kararı verirken onların Türklüğünü dikkate almış
mıydı?
Buna karşılık, Atatürk ve yakın arkadaşları dışında, başka pek çokları yanında Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey
için de verdiği idam kararını, daha önceki her türlü bozma ve hatta beraat
kararına rağmen uygulatma fırsatı bulan KÜRT (Nemrut) Mustafa Paşa, bu insanlar
Türk olmasaydı, hele Kürt olsaydı aynı idam kararını verir miydi?
Siz Türklere «salak»
mı demek istiyorsunuz?!..
* * *
Atatürk
Hakkındaki İdam Fermanı...
Dosya
Tasnifi
Harbiye-Divan-ı Harp
DOSYA No : 70
Harbiye Nezareti
Adliye-i Askeriye Dairesi
Şube :
Adet : 705
PADİŞAH BUYRUĞU
Mehmet Vahidüddin
(ONAY)
«Kuvayı Milliye adı altında çıkardıkları fitne
ve fesatla, anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak,
bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek şehirleri yakıp yıkmaya
kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların tertipçisi oldukları iddiasıyla
haklarında dava açılan,
Üçüncü Ordu Müfettişliğinden alınarak askerlik
mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, eski yirmi
yedinci fırka kumandanı miralaylıktan emekli İstanbullu
Kara Vasıf Bey, Eski yirminci kolordu
kumandanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa (Ali Fuat
Cebesoy) ile Eski Vaşington elçisi ve Ankara
milletvekili Midillili Alfred Rüstem ve
sıhhiye eski müdürü İstanbullu Doktor Adnan Bey (Adıvar) ile Üniversite Batı Edebiyatı
eski öğretmeni Halide Edip Hanımın, ayrıntıları 11 Mayıs 1336 (1920) tarihli
ve 20 numaralı karar tutanağında yazılı olduğu üzre, Mülkiye Ceza Kanunu'nun
kırk beşinci maddesinin birinci fıkrası delaletiyle elli beşinci maddesinin
dördüncü fıkrası ve elli altıncı maddesi uyarınca, sahip
oldukları askeri ve mülki rütbe ve nişanlarla, her türlü resmi ünvanlarının
kaldırılmasına ve idamlarına, halen firarda bulunmaları dolayısıyla kanun
hükümleri gereğince mallarının haczedilerek, usulüne göre idare ettirilmesine
dair İstanbul bir numaralı sıkıyönetim
mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçirildiklerinde
tekrar yargılanmak üzere tasdik edilmiştir.»
Bu Padişah Buyruğu'nu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlidir.
24 Mayıs 1336 (1920)
Sadrazam ve Harbiye Nazırı Vekili
DAMAT FERİD
Dersİm ayaklanmasInI Kürtçüler çIkarttI (Rıza ZELYUT)
1937/38′de yaşanan Dersim isyanı, bu bölgedeki en son ayaklanmadır. Ve
ayaklanmanın Alevilerin haklarıyla ya da talepleriyle en küçük ilgisi yoktur.
Yarınki yazımızda ortaya koyacağımız gibi; bu bölgedeki derebeyleri, seyit
olsun, aşiret reisi olsun; Aleviler uğruna tek kurşun atmamışlardır. Ve bu
derebeyleri; kendilerine Alevi kesimi temsil ederek gelen iki önemli Alevi
büyüğünü de reddetmişlerdir. Bu yüzden DTP’lilerin, Dersim olaylarını Alevi
hareketi gibi gösterme gayreti, 1919′dan beri sürdürülen Kürdistan yaratma projesinin
bir parçasıdır. Bunu tarihi olayları tek tek inceleyerek görebiliriz:
TUNCELİ’DE KÜRT YOKTU
Tunceli bölgesini gezenler göreceklerdir ki; burası yerleşime uygun olmayan;
ulaşılması çok zor bir coğrafyadır. Daha çok devlet baskısından kaçan grupların
saklandıkları bir coğrafya özelliğini gösterir Tunceli. Sivas’ın doğusuna kadan
uzanan bir bölgeyi kapsayan Tunceli’nin en eski halkı Zaza’lardır. Bunların
dili ve kültürü ile Kürtlerin dili ve kültürü arasında hiçbir bağ yoktur. Bu
bölgeye Türkler; MÖ 5. yüzyılda Kafkasya’nın kuzeyinden inmişlerdir. Sakaların
(Sarı Türkler) kalıntıları bölgede beyaz tenli, yeşil gözlü insanlar olarak
karşımıza çıkıyor. MS 395′den başlayarak Hun Türklerinin Ağaçeri (Tahtacı) kolu
da Kafkasları aşarak Bizans’la işbirliği halinde bu bölgeye ve Toroslara
yerleştiler. (Buna ilişkin ayrıntıları Anadolu Aleviliğinin Kültürdel Kökeni
TÜRK ALEVİLİĞİ isimli kitabımızda gösterdik). Daha sonra Oğuzlar 950′lerden
itibaren bölgeye geldiler. Buralar daha sonra Türkmenlerin elinde kaldı.
İran’da Alevi (Kızılbaş) Türkmen devleti devleti kuran Şah İsmail, Tunceli’nin
çevresine de hakim oldu. 1514′te çaldıran Savaşı’ndan sonra Osmanlılar Tebriz’e
kadar girdiler. Bu süreçte Kürtler;: Osmanlılara yardım ettiler. Fakat Kemah;
Alevilerin elinde idi. Burasını 1515 mayısında zorlu bir kuşatma ile Yavuz
Selim ele geçirdi. Bölgedeki Alevilerin son kalesi düşünce buradaki Alevi
Türkmenler de Tunceli bölgesine kaçtılar. Böylece; Tunceli’deki Türkmen nüfus
yoğunluk kazandı. Bu dönemde Tunceli ve çevresinde Kürtler yoktu. Onlar daha
çok İran sınırında bulunuyorlardı. Osmanlılar ile birleşen Kürtler; Kızılbaş
Türkmenlere kılıç sallamaya başlayınca; devletin desteği ile Batı’ya doğru
yayılma fırsatı elde ettiler. Tarih açıkça gösteriyor ki; Kürt derebeyleri;
Doğu Anadolu’daki Alevi Türkmenleri yok etmede Osmanlı Devleti ile işbirliği
yaptılar. Bunun kanıtlarını, 19 Kasım tarihli yazımda tarih ve kaynak
göstererek ortaya koydum. Farklı bir etnik kökenden gelip bugün Kürtçülük yapan
Ahmet Türk; dedesinin daha 20. yüzyılın başlarında Hamidiye Alayı bayraktarı
olarak bölgedeki Alevilere ne yaptığını bilmiyor değil. Kürt derebeylerinin ve
Osmanlı yobazlarının Alevilere yaptıkları zulmü, Kemalist cumhuriyete yıkmaya
çalışanlara ancak cahiller ve ahmaklar inanır.
SİVAS- KOÇKIRI İLE BAŞLADILAR
Dersim bölgesi Osmanlılar döneminde yağma hareketleri ile öne çıkmıştır.
Kurtuluş Savaşı başlatılırken bu bölgede Koçkırı isyanı patlak verdi. Sivas’ın
doğusundaki ve Dersim’in batısındaki Alevi aşiretlerin yer aldığı bu ayaklanmadaki
amaç; bağımsız bir Kürt devleti kurmak idi. Bu gerçeği öğrenmek isteyenler,
mutlaka; Baytar Nuri diye bilinen Dersimli Veteriner Mehmet Nuri’nin yazdığı
Kürdistan Tarihinde Dersim isimli kitabı okumalıdırlar. Baytar Nuri; sıkı bir
Kürtçüdür ve Kürdistan Teali Cemiyeti üyesidir. Kitabında, Türklere etmediği
hakaret kalmamıştır ve yazdıklarını ‘İntikam, intikam, intikam!’ çığlıkları ile
bitirmektedir. Kendisine, Koçkırılı Alişer yardımcı olmaktadır. Bu ikili Seyit
Rıza’yı da yönlendirmektedir.
Türkiye, işgal edilmiş; Ankara’da yeni bir Meclis kurulmuştur. Yunan ordusu
Batı Anadolu’dan Bursa’ya doğru işgalini sürdürmektedir.
İşte tam bu sıradaki durumu; Baytar Nuri şöyle anlatıyor: ‘Dersim’e giderek
babam ve Seyit Rıza ile görüştüm. Alişer ile işbirliği yapmalarını sağladım.
(…) Artık Dersim’de büyük bir kaynaşma başlamış ve Ankara hükümetinden
Kürdistan’ın muhtariyetinin kabul edilmesi isteği ileri sürülmüştü. (…)
Dersimliler adına mufassal (ayrıntılı) bir rapor tanzim ederek Kürdistan Teali
Cemiyeti vasıtasıyla İtilaf Devletleri (işgalci devletler) temsilcilerine
gönderdik. (…) bağımsız bir Kürdistan yaratılmasını istedik.
(…)336 yılı (1920) başlangıcında Kangal İlçesi’nin Yellice Nahiyesi’nin Hüseyin
Abdal tekkesinde önemli bir toplantı yaptırmıştım. (…) toplantıda bulunanların
cümlesi ant içerek Sevr Anlaşması’nın takibini ve Diyarbakır, Van, Bitlis,
Elaziz, dersim, Koçkırı mıntıkasını ihtiva eden bağımsız bir Kürdistan
teşkilini başarmak için silaha sarılmaya ve sonuna kadar savaşmaya tam bir
ittifakla karar verdiler. (sayfa 125-126)’
15 Kasım 1920′de Hozat’ta bir toplantı daha yapılıp Kürdistan’ın tanınması için
Ankara’ya ültimatom verilir. Yoksa silahla bu hakkı alacağız diyenler; Batı
Dersim Aşiret Reisleri olarak ültimatoma imzalamışlardır. (Aslı için bak: s.
129)
Ne yazık ki Kuvayı Milliye güçleri Türkiye’yi kurtarmak için Batı’da
Yunanlılarla çarpışırken Batı Dersim aşiret reisleri; Seyit Rıza’nın da desteği
ile Koçkırı ayaklanmasını başlatmışlardır. Böylece Ankara hükümetini arkadan
vurmaya kalkışmışlardır. İşin içinde İngilizlerin olduğunu görmemek mümkün de
değildir.
Kuzeyde Pontusçularla da mücadelenin sürdüğü bir dönemde bu ayaklanma güçlükle
bastırılmıştır. İdama mahkum edilenler arasında, kaçaklardan Baytar Nuri ile
Alişer olduğu halde; tümü de Atatürk tarafından affedilmişlerdir. Ankara
hükümetinin isyanı bastırırken halka dokunulmadığı, Atatürk ve Türk düşmanı
Baytar Nuri’nin yazdıklarından anlaşılmasına karşın; günümüzdeki bazı sözde
aydınlar; bu operasyonu bile katliam gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Halbuki;
ankara hükümeti, 1937 yılına kadar Dersimliler’e gayet hoşgörülü davranmıştır.
İşte sİze Seyİt RIza (Rıza
ZELYUT)
Bugün, Tunceli halkını kışkırtmak isteyenler; 1937/38 Dersim olaylarını
ve bu ayaklanmada başroldeki aşiret reisi Seyit Rıza’yı kullanıyorlar. Dünkü
yazımda ortaya koyduğum gibi; Seyit Rıza’yı ve 7-8 kadar Alevi aşiret reisini
kandırarak Kürdistan için ayaklandıranlar; Kürdistan Teali Cemiyeti’nin
üyeleridir. Bunlardan birisi Baytar Nuri, diğeri; Koçkırı isyanının elebaşılarından
Alişan’ın torunu Alişer’dir.
Tunceli bölgesindeki aşiretler; silahlı birlikler oluşturmuşlar; Osmanlı
Devleti zamanında da çevredeki karakollara ve garnizonlara saldırmışlardır.
Böylece yağma ve çapul eylemlerini yaymışlardır. Seyit Rıza da bu çete
reislerindendir. Bu eylemleri yüzünden daha Osmanlı Devleti zamanında idama
mahkum edilmiştir. İşte size o belge: ‘(28/Z /1330 (Hicr”) (08.12.1912)
Pazartesi: Dersim’in Yukarı Abbasi (Abbas Uşağı) Aşireti Reisi olub gıyaben
idam cezasına mahkum olan Seyid Rıza’nın hukuk-ı şahsiye davası baki olmak
üzere afvı. (Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Dosya No : 156, Gömlek No :
1330/Z-04, Fon kodu : İ,.MMS)’
Okuma yazma bile bilmeyen Seyit Rıza; bölgedeki Aleviler tarafından ocak başı
da kabul ediliyordu. Ocak kavramının Türklere has olduğu bir gerçek olmasına
karşın, Seyit Rıza kendisini Kürt sanıyordu. Bu yüzdendir ki Seyit Rıza, 1921
başlarında başlatılan Batı Dersim aşiretlerinin de yer aldığı Koçkırı İsyanını
destekledi. Bu olay Ankara hükümeti tarafından affedildi. Sonraki dönemi
Veteriner Nuri şöyle anlatıyor: ‘Dersim fiilen bağımsızdı, idare başkanlığını
Seyit Rıza ele almıştı ve Kürdistan adına faaliyetlerine devam ediyordu.
(Kürdistan Tarihinde Dersim, s. 132)’
Seyit Rıza Tunceli merkezi silahlı adamlarıyla işgal ediyor; devlet, araya
nasihat heyeti koyuyor; 1924 yılında Hozat’ı basıyor; TBMM’ye nota veriyordu.
Bununla da yetinmiyor; Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na arka çıkarak
cumhuriyet düşmanlarını koruyor. Terikkiperverci Hasan Hayri kaçarak onun korumasına
giriyor. (Aynı eser, s. 169) ‘Ağdat denilen Seyit Rıza mıntıkasında Kürdistan
bayrağı dalgalanıyordu. (sayfa 163)’
KÜRT AYAKLANMALARINDA
Türkiye; İngiltere ile Musul sorununu görüşürken, 1925 yılında Şeyh Sait İsyanı
patlak verdi. Seyit Rıza ve diğer Kürtçü Dersimliler; bu eyleme katılmadılar.
Çünkü; mezhep tartışması yaşanmış ve Şafii Kürtçülerin tutumu; Dersimlileri
kızdırmıştı. Lakin; bunlar Türk ordusunun Dersim’e girmesine karşı çıkmışlardı.
Buna karşın Doğu Dersim aşiretlerinden Hıran, Lolan, İzolan, Şuran aşiretleri
ise Şeyh Sait kuvvetlerine karşı Türk ordusunun yanında savaştılar.
Cumhuriyet hükümeti, 1926 sonunda yeni bir af kanunu çıkartarak, devlete karşı
isyan etmiş olanları affetti ve Anadolu’nun ortalarına sürülmüş aşiret
önderlerinin kendi yurtlarına dönmelerine izin verdi. Atatürk; Dersim’e 1926
yılında arabulucu olarak Vali Ali Cemal’i (Murat Bardakçı’nı dedesi) gönderdi.
Bektaşi olan Ali Cemal; Seyit Rıza’ya onca sözler vermesine karşın etki
yapamadı. 1927 yılında Koçan Aşireti ile Elazığ’daki Türk askeri gücü arasında
çarpışmalar oldu. 1928 ve 1929′da gelen istihbarat bilgileri; Seyit Rıza ile
Kürtçü Hoybun Cemiyeti’nin, İngilizlerin, Sultan Abdülhamid’in oğlunun;
Dersim’e bağımsızlık sağlamak için savaşan Alişer’in ilişkili olduğunu
gösteriyordu. Buna karşın, cumhuriyet hükümeti zor kullanmıyordu. Yeni Vali
İbrahim Tali; 1929′da; Seyit Rıza’yı saldırılardan vazgeçirmek için ona 2 bin
lira para ve bir sandık dolusu da hediye bile yolluyor; lakin o, rakip
aşiretlerin köylerini basıyor; adamları da karakollara saldırıyordu. Bunlar;
Doğu’ya doğru yapılan tren hatlarının da Kürtleri imha için yapıldığını
yayıyorlardı (Aynı kitap, s. 223). Sivaslı Murat Paşa’yı öldüren çeteler de ona
sığınıyorlar; devlet bu adamları teslim etmesini istiyor ama Seyit Rıza
reddediyordu (sayfa 207)
İş bu kadarla da kalmıyor. Ağrı çevresinde yeni bir Kürt isyanı başlayınca
Seyit Rıza ve Keçelan aşireti, isyancıları desteklemek amacıyla 1930′da
Erzincan ve Erzurum taraflarındaki Türk garnizonlarına saldırılar düzenliyorlar.
(Sayfa 256). Bütün bu saldırganlıklara karşın; cumhuriyet yönetimi;
Dersimlileri barış yolundan ikna etmek için 1931 yılında üçüncü kez af
çıkartmış ve devlete ve şahıslara karşı bu aşiret reislerinin işlediği suçları
affetmişti. Lakin; bunca barışçı önlemler bir işe yaramamıştı.
1936 sonlarına doğru Fransa ile Türkiye Hatay sorunu yüzünden savaşın eşiğine
gelince; Dersim’deki Kürtçü aşiretler, Seyit Rıza’nın önderliğinde yeniden
saldırgan hale geldiler. Hükümetin buraya genel vali olarak gönderdiği General
Abdullah Alpdoğan; barış yoluyla Dersim’i ülkenin bir parçası haline getirmek
istedi ama Seyit Rıza buna silahla cevap verdi. Böylece 2 yıl sürecek son
çatışmalar başlamış oldu.
50-60 yıl hep okudum.
Edebiyatın başyapıtlarından çoğunu okuduğumu sanıyorum. Birkaçını da Türkçeye
ben çevirdim. Tarihsel roman mı? Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını lise birinci
sınıfta, beş numara gaz lambasının ışığında okudum ve o yıl sınıfta kaldım.
Yazınsal etik ve estetiğin ölçüsü Savaş ve Barış’tır! Demek ki dürüst ve nesnel
olunacak!
Dedelerin, ninelerin, nenelerin anlattıkları “naylon tarih” üzerine bina edilen
yazınsal yapıtlara güvenemem. Anı okumak daha kolay: Anlatılanların tersinin de
mümkün olduğunu düşünürüm. Bu nedenle, genç bir yazar hanımın (hanımların) bu
tür konularda yazdıkları yazınsal (edebi) yapıtları okumam, okumaya vaktim
yoktur. Ancak, kendileriyle yapılan söyleşileri mutlaka okurum ve
zihniyetlerini öğrenirim.
SAPTIRMALAR
Bugünkü dersimiz “Dersim Edebiyatı”! “Dersim Edebiyatı” yalanlarla,
dolanlarla, saptırmalarla, düzmece ağıtlarla tıka basa doludur. Cumhurbaşkanı
Gül’ün ziyareti nedeniyle Dersim tekrar gündeme geldi. Cumhurbaşkanı Gül’e, 71
yıl (1937-1938) önce meydana gelen Dersim olaylarının ardından yetim kalarak
evlatlık verilen çocukların bulunması için mektup-dilekçe verilmiş. Bu konuda
öyle uyduruk şeyler okuyoruz ki sanki yetim kalan Alevi-Kürt çocuklar Yeniçeri
Ocağı’na çocuk toplar gibi toplanmış izlenimi doğuyor.
Genç romancı Sema Kaygusuz “Yeryüzünde Bir yer” adlı roman yayınlamış.
Dersim sürgünü babaannesinin izini sürüyormuş. “Dersim sürgününün konuşulma
vakti geldi!” (Taraf, 18.10.09) diyor. “Dersim katliamı”ndan söz ediyor
(Radikal Kitap, 02.10.09).
Basında bu türden tezvirat, tevatür, soyutlama, saptırmalar birbirini
izliyor.
Bu da yetmiyormuş gibi, Ermeni, Süryani, Pontus soykırımlarından sonra
Dersim soykırımı da icat edildi: 14 Kasım 2008 tarihinde, Brüksel’de Avrupa
Parlamentosu tarafından “Dersim’de Alevi Kürtlere soykırım uygulandı” konulu
bir toplantı düzenlendi. Toplantıya DTP milletvekilleri Şerafettin Halis
(Tunceli) ve Aysel Tuğluk (Diyarbakır) ile Tunceli’nin DTP’li Belediye Başkanı
katılmış! Ardından 17 Kasım’da bir başkası düzenlendi.
YA ÇAPULCULAR
Osmanlı döneminin askere gitmeyen, vergi vermeyen, komşu köy, kaza, ilçe ve
kentleri talan eden, kaçakçılıkla geçinen Dersim’in isyanlarını, eşkıya
çapulculuklarını bir yana mı bırakalım? 1937 isyanının nedeni de aynı eşkıyalık
anlayışıdır. Ayrıca Koçgiri ve Seyh Sait isyanları gibi siyasal tarafı da
vardır. 21 Mart 1937 gecesi başlayan Dersim Ayaklanması hakkında ABD’nin
Türkiye büyükelçiliği Washington’a şu raporu gönderiyor:
OKUL İSTEMİYORLAR
“Toplumun sosyal yapısı tipik sosyal özellikler taşıyor ve geniş halk
yığınlarının hükümetle olan tek irtibatını aşiret reisleri sağlıyor. Türk
hükümeti ekonomik açıdan sorunu çözmeye çalışıyorsa da yöre insanları yollar,
köprüler, okullar vs. yapılmasına karşı koyuyor. Son ayaklanma: Hükümetin,
bölgenin sosyal ve ekonomik şartlarını ıslah etmek üzere geliştirdiği reform
programını, daha önce elde edilmiş haklara tecavüz şeklinde gören liderleri
tarafından başlatıldı” (Bilal N. Şimşir, “Kürtçülük 2”, Bilgi Yayınevi, s.
397-398).
Dersimli çocukların yetim kalmasının nedeni bu isyandır. Bundan söz
etmeden, hiç kimse Dersim konusunda konuşma hakkına sahip olamaz. Bu konudaki
yalanların peşini bırakmayacağım! (Bu konuda, Bilal N. Şimşir’in kitabı ve Faik
Bulut’un “Dersim Raporları” dışında, Teori Dergisi’nin [teori89@hotmail.com]
Ocak 2009 sayısında yayınlanan “Tunceli İsyanı ve Soykırım İddiaları” başlıklı
makaleyi okuyabilirsiniz).
Araştırmacı Bilal Şimşir, isyan öncesi
Dersim’i şöyle tanımlar:
“Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Dersim halkı ’seyyid’denen cahil dini
otoritelerin ve zorba aşiret ağalarının sultası altında idi. Körü körüne
seyyidlere bağlı, aşiret ağalarının çıkarlarına kurban olan cahil Dersim halkı,
gerek Osmanlı döneminde, gerekse Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, hem de olur
olmaz zamanlarda çeşitli ayaklanmalara katılmış ve bu yüzden büyük kayıplara
uğramıştır. Ağa ve seyyid gibi etkin güçler, kendi çıkarları ve otoriteleri
etkilenir kaygısıyla bölgede yapılmaya çalışılan yatırımları engellemişlerdir.”
Rahmetli Yunus Nadi, yöredeki gerici seyyidlerin ve
feodal artıkların o dönemde yaptıklarına ilişkin şu bilgileri verir:
“Orada ağalar vardır ve onların emrinde kabile ve aşiretler vardır.
Başları sıkıldı veya canları istedi mi bunlar etraf ovalarda sükûnetle çalışan
köyler üzerine saldırırlar, mal ve hayvan ne toplayabilirlerse aşırıp sarp
dağlarına iltica ederler.”