SALİH BOZOK'UN İNTİHARI
Atatürk’ün
yaveri Salih Bozok’un oğlu Muzaffer Bozok, babasının intiharını anlatıyor:
1938′de ben 17 yaşındaydım. O zamanlar evde yalnızdım. Atatürk hastaydı. O
yüzden babam hep Atatürk’le kalıyor, hiç eve gelmiyordu. Annemleri, ablamları,
eniştemleri de Avrupa’ya yollamıştı.
Sonra bir gün babam beni Dolmabahçe Sarayı’na davet etti.
- "Sana araba yollayacağım, biner gelirsin" dedi.
Çok sertti babam. Çok döverdi beni. Çok top düşkünüydüm, mektebim iyi değildi.
Arada kaçar, maça giderdim. Kızardı çok. Yine böyle bir şeyi haber aldı, yanına
çağırıp dayak atacak diye korktum.
Evde giyindim bekliyorum. Kapı çaldı. Resmi üniformalı biri geldi. "Moskof
Ziya" derlermiş. Sarayın şoförüymüş. Boşnak. Bir seferinde ben bir
Fenerbahçe maçında buna çarpmıştım. Beni dövecekti, kurtardılar. Babam beni
dövmeye onu yolladı sandım.
- "Saraydan geliyorum. Baban yolladı, seni bekliyorlar" dedi.
Çıktım. Kel Ali de (Ali Çetinkaya) arabada. Gittik saraya. Ben korkudan
titriyorum ama babam o kadar müşfik karşıladı ki beni, şaşırdım.
- "Bak Muzaffer" dedi;
- "Artık koca adam oldun" dedi,
- "Atatürk ölüyor" dedi.
Başladım ağlamaya. Çünkü ben Atatürk’ü hiç ölmez bilirdim kafamda.
- "Ağlama evladım. Atatürk’ü uyandıracaksın; duyarsa kızar" dedi.
- "Ben de sevmem erkeklerin ağlamasını" dedi.
- "Şunu bil ki" dedi,
- "Eğer Atatürk ölürse ben de hayatıma son vereceğim" dedi.
"Annemlere telgraf çektiğini, bir an önce trenle dönmelerini
istediğini" söyledi.
-"Sen artık koca adam oldun. Ailenin erkeği sensin. Annen, ablaların sana
emanet. Aileye bakarsın. Oku, memleketine faydalı bir adam ol" dedi.
Hiçbir şey söyleyemedim. Yüzümü sakladım. Beni öptü, uğurladı. Döndüm, bitik
bir vaziyette.
Atatürk’ün cenazesine mekteple gittik. Bize köprü üzerinde bir yer vermişlerdi.
O günden hatırladığım, herkesin çok üzgün olduğu, herkesin ağladığıydı. O
zamankiler bugünküler gibi değildi; herhalde daha duygulu insanlardı.
Babam da çok sertti ama arkadaşlığı, dostluğu çok iyiydi; neşeli, konuşkan bir
insandı. Ama intihar hadisesinden sonra neşesini kaybetti.
Eskiden titrerdim karşısında; artık korkmaz olmuştum. Bitik bir vaziyetteydi.
1941′deki vefatına kadar da öyle devam etti.“
Salih Bozok'un doktorlara "kurşun
vücüdun neresinden girerse insan daha çabuk ölür" diye sorarak karar
verdiği intihar yöntemiyle Atatürk'ün ardından canına kıymaya teşebbüsünü
Muzaffer Bozok şöyle anlatıyor:
-"O sabah ben herzamanki gibi mektebe gittim"
-"Saat 09.30 da müdüriyete çağırdılar.
"Eve gitmen lazim" dediler.
Sokağa çıkar çıkmaz olanları anladım. Çünkü bayraklar yarıya inmişti. Evimiz
Osmanbey'de idi.
-"Nerede babam" diye sordum.
-"Şişli Sıhhat Yurdu Hastahanesinde" dediler.
Koşarak gittim. Olup biteni orada oğrendim.
Ata'mı kaybetmiştim , babamı da kaybetmek üzere idim.
Babam canı çok kıymetli bir insandı. Böyle bir şeyi yapabildiğine inanamadım
önce. Ancak Atatürk sevgisi o kadar büyüktü ki, onsuz bir dünyayı anlamsız
buluyordu...
Salih Bozok, intihar girişiminden sonra bir yıl ölü gibi yaşadı.
--------------------------------------------------------------------------------------------
YAŞLI KADIN
Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça
yaşlı bir kadına rastladı.
Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
- "Merhaba nine." dedi.
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
- "Merhaba" dedi.
- "Nereden gelip nereye gidiyorsun?"
Kadın şöyle bir duralayıp;
- "Neden sordun ki, dedi. Buraların saabisi misin? Yoksa
bekçisi mi?"
Paşa gülümsedi.
- "Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk
milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir."
- "Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?"
Kadın başını salladı.
- "Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun
güç bittiği, atın geç yetişdiği, kavruk köylerinden birindeyim. Bizim
mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim."
- "Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?"
- "Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... "
- "Benim iki oğlum gâvur
harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan gurtaran kişiyi bir
kez görmeden ölmeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi
Paşa. Bende gün
demeyip mıhtara anlatinca, o da bana bilet aliverip saldi
Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyin de bilemediğimden işte
ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey."
- "Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? "
Kadının
birden yüzü sertleşti.
- "Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki.. O bizim
vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden gurtardı.
Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne
isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi
yaşiyoz. Şunun bunun gâvur dölünün köpeği olmaktan onun
sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek,
ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem
gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana
bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver."
Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her
halinden belliydi. Bana dönerek;
- "Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır... Benim
köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu."
Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen
gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni
buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında
duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü.
Elindeki değneği yere fırlatıp Atatürk'ün ellerine sarıldı.
Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk
insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş
dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü Atanın
ellerini. Ata'da onun ellerini öptü.
Sonra heybesinden küçük
bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy
peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı;
- "Tek ineğimin sütünd en kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa,
bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm."
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini
söyledi.
Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu
emri verdi;
-"Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne
götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım
olsun."
--------------------------------------------------------------------------------------------
HARF DEVRİMİ
Falih Rıfkı ATAY olayı şöyle anlatıyor:
Yeni Türk alfabesinin ilk biçimlerini kendisine götürdüğüm zaman,
komisyonun en aşağı beş yıllık bir geçiş dönemi düşündüğünü
söylemiştim. ....
Dikkatle dinledikten sonra bir daha sordu:
- “Demek beş yıl düşündünüz?” dedi.
- “Evet!” dedim.
- “Üç ay!” dedi.
Donakaldım,
üç ay!
Üç ay içinde bütün memleket yayını Türk Harfleri ile değişecekti.
İlâve etti:
“Ya üç ayda uygulayabiliriz, yahut hiç uygulayamayız.
Sizin Arap harflerine bırakacağınız sütunlar yok mu,
onların adedi bire de inse, herkes yalnız o sütunu okur
ve beş yıl sonra, tıpkı yarın başlar gibi başlamaya
zorunlu kılarız. Hele arada bir buhran, bir savaş çıkarsa
attığımız adımları da geri alırız. “
--------------------------------------------------------------------------------------------
MUSTAFA KEMALCE CEVAP
İstanbul'un
işgal günleri; başta General Harrington olmak üzere bir kısım işgal
kumandanları Pera Palas Salonu’nun bir köşesinde otururlar. Mustafa
Kemal nedense dikkatlerini çeker. Kim olduğunu soruşturdular. Mustafa
Kemal denir. Onlar için Mustafa Kemal Birinci Dünya Savaşı’nın en ünlü
şahsiyetlerinden biridir. Yabancı dillerde Çanakkale Harpleri’nden
bahseden ve daima Mustafa Kemal'in isminde düğümlenen kitaplar,
yazılar, o zaman bile bir kitaplığı doldururdu.
Kendisine haber göndererek masalarına davet ederler. Ama Mustafa Kemal'in cevabı hem nazik, hem kesindir:
- "Burada ev sahibi olan biziz. Kendileri misafirdirler. Onların bu masaya gelmeleri gerekir."
(Olaylar ve Atatürk)
--------------------------------------------------------------------------------------------
İNGİLİZ KRALINA VERİLEN ZİYAFET
İngiliz
kralı VIII. Edward İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk
kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce:
- "Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen birisini yahut bir aşçı bulunuz!..." dedi.
Ve nihayet bu sofra merasimini bilen bir zattan öğrenerek sofrayı o şekilde düzene koydular...
Akşam kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk'e dönerek:
- "Sizi tebrik eder ve teşekkür ederim. Kendimi İngiltere’de zannettim" diyerek memnuniyetini bildirdi."
Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi
heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı.
Yemekler de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı
kesildiler. Fakat Atatürk Kral'a dönerek:
- "Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı
öğretemedim!" dedi. Bütün sofradakiler Atatürk'ün zekasına hayran
oldular. Atatürk garsona da "vazifene devam et" emrini verdi.
(Enver Behram Şapolyo)